28 Aralık 2010 Salı

yeni yılda gün batımı

Gün batımının şaibeli renkleriyle başı dönenlerin yaşadığı garipçe bir yaşam alanı.
Tanımlanması zor zevklerin insanlanları onlar.
Ne istediklerini bilmeleri zor.
Kırmızıya mı hayranlar yoksa sarının yakında geçecek sıcaklığına mı?
Küçük porsiyonlarda test edilen hazım seansları,
Amerikanın çıkarına uygun düşmeyen sefa anlayışlarının tabaklanmış hali gibi.
Yanlış zevklerin kurbanı olan yaşamların
güneş ışığının renkleriyle değişen mutluluk hallerini
daha iyi hangi toplum yansıttı???

Toplanın gün batımına gidiyoruz... (Bu bir yeni yıl temennisidir:))

17 Aralık 2010 Cuma

pardon

Hikaye; donun zamansız ve yanlış kişiye karşı çıkarıldığı bir kurgu içeriyorsa, PARDON işe yaramaz...

hayata dair

İnsan doğasının tarifsiz içgüdülerine esir olmamaya çalışmanın tarifsiz bir hafifliği olduğuna emin olarak geçen yıllar var. Karınca sürüsü gibi yaşamaya mahkum olduğunu hissettiğin sabah kalkışları ise büyünün binlerce kez bozulduğu, kesinleşmiş saat dilimleri. Nerede başlayıp nerede bittiğini bilmek ve aslında hiç bilmemek ise büyük bir ironi. Geniş perspektife hazırlarken bakış açını, dürbün mesafesinde bakmak her seferinde, biraz gerginlik yaratsa da, bilinmeyene ulaşma çabasının heyecanı her daim ayakta tutan iç gıcıklayıcı bir düşünce. ‘İbaret’ olmaya çalışmamak lazım, kırmak lazım bedenle sınırlı limitleri. Bir kedinin basit doğasında bulduğun sadelikle sarsıldığında, koskocaman zannettiğin düşünce sisteminin ve çok zekice zannettiğin günlük yaşamının bir saçmalıktan ibaret olduğunu anlarsın. Yaşamsal formunun ve ihtiyaçlarının kedininkinden farklı olmadığını gördüğünde aslında belki de daha geniş görmeye başlamışsın demektir hayatı. Hissetmek ve hissedildiğini fark etmek bütün ihtiyaçların arkasında yatan sır belki de. Boğazından akan suyu fark edebildiğin zaman aldığın haz ve yaşadığını duyumsamak, sana sevgiyle dokunan yumuşak parmakların verdiği rehavetin yarattığı mutlu hırıltıyla aynı. Gökyüzüne baktığın her an hiç tanımadığın ve bilmediğin bir dünyayla her gece tanışabilme lüksü, belki bilmekten daha keyif vericidir. Her şeyi bilsen şaşırma imtiyazını senden almış olmazlar mıydı? Ne büyük kayıp, şaşıramamak aslında. Gözlemlemeye başlasak ne kadar baş edebiliriz? Yarın bitmeyeceğini bilmediğimiz nefes alışlarımız yeter mi görebildiklerimizi bile incelemeye. Belki kokladığın garip kokulu sarı çiçeğin polenlerinin burnuna neden yapıştığını anlamadan, hatta düşünmeden koklamaya devam etmelisin sana en azından sunduğu aleni kokusunu.
Varolmanın ne kadar çok tanımı olduğuna bakmadan, yaratabildiğin en iyi varolma senaryosunu yaratıp oynamak gerekli. Vücuduna haz veren, adını bilmediğin salgılar o zaman senin ‘iyi ki buradayım’ demeni sağlayacak. İşte tek bildiğimiz bu.
Kendi senaryona dahil etmek istediğin insanların hayatına tanıklık edebildiğini bilmek ise, yaşamanın ve yaşananın kanıtı.

15 Aralık 2010 Çarşamba

paralı askerlik çıkmış!!!

"Para insanı asker eder adamım"...
Bu cümle, 1980 yapımı kötü bir amerikan-aksiyon filminden bu zamana mumyalanarak geldi mi sandınız? Yanlış... Vakumlanmış kabından taze taze çıkartıp, önünüze koyuyorum bu gece. Bu cümledeki ince hesap, insanın askere dönüşümü değil. İnsan sandıklarınızın 'para' ve 'parasızlıkta' neye dönüştüğünü görmek. Parasızlık kimsenin hoşuna gitmez elbette, benim de bir o kadar gitmiyor. Fakat esas problemi yaratan para kaynağı. Para kaynağı genelde ikinci bir şahıs olup, gitmesi durumu ciltte yayılan mantar kadar can sıkıcı olabilir. Bu para kaynağı koca olur, sevgili olur, baba olur, anne olur, kardeş olur, dede olur, patron olur... Olur da olur.
Bu tip bağımlılıklara prim verenlere tavsiyem: Bir an önce kendinize bir hayat edinin. Yoksa herkes sizi 3 kuruşa satın alıp, canları sıkılınca da beş parasız sokağa atıverir.
Hayat birilerinin iki dudağı arasına sıkıştırılmış para karşılığı satılamayacak kadar değerli.
Taburdan ayrılın. Birey olun. Hatta insan olun insan...

13 Aralık 2010 Pazartesi

başlık parası

Başımızın üzerini örterek, hangi dışlanmış kişiliğimizi kapatırız?
Bastırılmış şey sadece saçlarımız mı olur sizce?
Dualarımıza uzun yol yaptıracak bir saklanma, bizi ne kadar Tanrıya yaklaştırabilir?
Yozlaşmış önerilerle gelen din bizim başımıza kafayı takarak bir nevi "başlık parası" mı öneriyor?

Benim başım satılık değil ey kendini bilmezler...

dumanlı

Dürtülerimizin üzerine süet bez sürterek parlatabilir miyiz onları? İçimizden gelenleri bastırma eğilimimiz bizi normalleştirirken, aynı zamanda da sönükleştirmez mi? Kadınların belli dönemlerde dolunaya bile kafa tutmasını nasıl açıklarız? Yaratıcı bedenlerimiz, yaratmadıkça hırçınlaşıp, kafamızın içinde basınç yaratıyor olabilir belki de. Kartlaşan duygularımızı gerdirerek körpeleşmeyeceğimizi hepimiz öğrendik. Geçmiş bilgilerin, güvensizliklerin, yaşanmışlıkların üzerine biraz çul çaput atıp, bir kibrit çöpünün iştahını kabartabiliriz belki de rahat bir nefes için. Hayatın bize verdiklerinin tadını çıkartmak için illa ki karbondiyoksite ihtiyaç varsa ben ateşe veriyorum ortamı. Yansın ki, dumanı içime çekebileyim.

Sen

İçimde, derinde, en dibinde
Sen
Satenli zamanların en tepesinde
Sen
Derimde, gözümde, avuç içimde
Sen
Tensel dinginliğimin en yükseklerinde
Sen
Benim gerçekliğimin yorganaltı hikayesinde
En eksiksiz halinle
Yine Sen

12 Aralık 2010 Pazar

aşk ateşi

Aşkın ateşi parasetemol ile düşürülemez...

devir

Devrik cümlelerle devrim yapılmaz...

işten pazarlıklı...

İş dünyasının işkilli ortamında işbilir durmanın nasıl bir işgüzarlık olduğunun farkında değil misin?

şefin değneği

İnce zevklerin yan etkileri ince olmaz...
İnce zevkleriyle nam salmış insanlar, sadece masada boylamasına arz-ı endam eden narin dantel örtüden sorumlu değildirler artık. Ona dirsek dayayarak yaşanacak her bir diyalogdan, duygudan, hareketten içeriyi boylayabilirler. Kritik insanlık hallerinin müzmin bekçileri oluverirler bir anda. Kültürler, o masada meşhur Amerikan hortumlarının içinde kalmış kırık dökük tahta parçaları gibi birbirine vurmaya başlar. İşi toparlamak, üflemeli sazlarıyla karşı tarafta oturana bırakılmamalı ya da vurmalılarıyla ortalığı gümbürdetenlere... Şef sizi "ince" zevkinin uzantısı olan değneği ile yönlendirmelidir.

İşte tam o anda, -kaçırmayın- çünkü tam o anda müziğe şahit olursunuz en incesinden... Zevki yaşamak da tam o anda sizin farkındalığınıza kalır...

kurpiyer

Kurpiyerin sorumluluğu sana o malum kağıtları açmak...
Doğru oynamaksa kesinlikle senin sorumluluğun.

10 Aralık 2010 Cuma

duyguları gübrelemek

Çürümek sadece organik şeylere mahsus bir özellik mi sizce?
Hayır.
Geçmişte hissettiğin duygular çürür, bir gün toprak olacak bedeninde gübre olur.
Yeni tohumları at.
İçindeki gübre daha güçlü, daha kalıcı, daha sağlıklı duyguların büyümesi için gerekli zemini sana verecektir...

9 Aralık 2010 Perşembe

japon balığı

Kafamdaki "aşk". Ne kadar uzun süre düşündüm seni.
Çevremde tanık olduklarım oldu.
Kitaplarda özendiklerim oldu.
Filmlerde ağladıklarım oldu.
ilahileri oldu, vasatları oldu...

Yaşamadığım her aşk için kıvrandığım zamanları, bir fanusa koyuyorum bu gece, içine de tül kuyruklu, güneş renkli, süzgün gözlü, dolgun dudaklı bir japon balığı atıyorum...

Her beslediğimde o ve ben beraber büyüyeceğiz. Aşkla ...

Düşük yapmak

Kavramların regl sancısı çektiği, üremeden vücüdundan atıldığı zamanları bilir misin?
İstenmeyen bir çocuğun içinde büyümesinden daha iyidir bu dışlama...
Temizlenirsin.
Yeniden üretmeye ve üremeye odaklanırsın,
hem de en temiz kanınla, canınla...

İşte hayat bu; cama vuran ölü sineklere aldırmadan, yola odaklanabilmek, yaşama odaklanabilmek.

6 Aralık 2010 Pazartesi

topa nasıl vurmalı

"Gelişine vurmak" mantıklı zamanlarda tercih edilmeyecek kadar artistik bir harekettir. Risk içerir. Bu tip durumlarda pas mı versem, yoksa dışarı mı savursam düşünceleri sıfırlanır ve sadece bireysel orgazm ön plana çıkar. Ya kahraman olursun ya da topun ta kendisi. Seçimlerinizi yaparken dikkat edin. Bakın bakalım karşınızdaki topa sizin kadar hakim mi yoksa sadece gelişine mi vuruyor? Tecrübenin en güzel tarafı seni fallara bırakmaması, senin kadar top hakimiyeti olanlara yakınlaştırması. Hayatınıza giren herkes bir kere o topu dışarı atabilir ama önemli olan bunu bir kere yaptıktan sonra ders almasıdır. Almadıysa, kırmızı kartı gösterin gitsin, kendi sahasında ne kadar istiyorsa o kadar takılsın. Başkalarıyla oynamanın kurallarını bilmeyenlerin topu her dönem camdaki adam tarafından kesilmiştir... Bunu da unutmamalı...

adam gibi adam

Bir erkeğin nasıl olması gerektiğini yine bir erkek gösterebilir, öğretebilir sana. Kim kimin kaburgasından yaratılmış polemiğine son veren şey, ortak kaburga üzerinde bedenlenebilmek, gelişebilmek, sevebilmek, üreyebilmek. Göğsünüzün tam ortasına elinizi yerleştirin. Eğer kalbinize can veren, ritmini arttıran bir durum varsa bunu aşk diye mi konumlandırmalıyız yoksa yaşam diye mi? Ben bana yaşam veren bir erkeği tercih ediyorum. Aşk belki kalp masajı yerine geçebilir, sizi bir an olsun gittiğiniz yerden geri döndürebilir. Ama uzun süreli bir yaşam vaad etmez. Hayatın içinde olmayı tercih eden, hayatı koklayan, hayatı savunan, hayata kendinden bir şeyler katmayı misyon edinen bir adam size de nefesiyle yaşam verebilir. Ortaklığın en güzel tarafını gösterebilir. Adam gibi bir adamla olduğunuzu hissettirebilir.
Nefesimi kesen adama teşekkürler. İyiki hayatıma geldin.

24 Kasım 2010 Çarşamba

kermes

Herşey ucuz burada: bedenler, ruhlar, akıl, emek, iş gücü, tasarım, başarı...
Herşey satılık burada: bedenler, ruhlar, akıl, emek, iş gücü, tasarım, başarı...
Hermes'in liri kurtaramaz sizi... Çünkü burası en büyük Kermes...

21 Kasım 2010 Pazar

Bağımsız duygusal

Duygularımı hükümete yakın şekilde konumlandırırsam kalkınır mıyım? Nemalanır mıyım ortaya karışık seks ihalelerinden? Ya da iplik pazara çıkınca ilk haberi olanlar arasına girebilir miyim acaba? Sol ve sağ arasında ılıman kalabilir miyim? Hepsinden öte "bağımsız duygusalım ben" diye adaylığımı koyabilir miyim sosyal ortamın tam ortasına? Milletin seçimi benden yana olsun diye partiler düzenleyip, çığırtkanlık yapabilir miyim meydan kafelerinde? Bu politik ortamda, siyasileşmiş dostluklarda, kalıplaşmış demokrasi anlayışıma, sınırı başkasına dayandı mı sorun yaşadığım özgürlük anlayışıma sadık kalabilir miyim? Yani kısacası ben bütün bunlara rağmen malı götürür müyüm?

Birikim yatırımı

Birikim her zaman çoğalmaya karşılık gelmez. Çoğu zaman sıfırlamaktır karşılığı. Maddeleşmiş şeylerin gözünün önünde biriktiğini, biriktirdikçe çoğaldığına şahit olursun. Peki ya manevi şeyler? İçine atarsın, birikir, yüreğini şişirir... Sonra bir an gelir bu birikim seni rahatsız eder ve atarsın, sıfırlar kurtulursun. Hatalar, kırgınlıklar, kızgınlıklar, kabul etmemeler kumbaraya atmayı tercih etmediğin şeyler. İleri dönük yatırımsa hiç değil. Kim böyle çirkin bir yatırım enstrümanına prim verir? Ben hala primitif tarafıma kulak verip, maddi birikimden kullanıyorum tercihimi. Maneviyatı ise biriktirmeden, anında ve tadında yaşayıp tüketmek, tükettikçe de üremek istiyorum. Ben harcarken kazanmak isteyenlerdenim. Harcamalarıma dikkat etmek isteyenlerdenim. Bırakın birikmesin. Harcayın gitsin.

kasaba şeytanı saklamaz

Belli bir seviyedeki insanların kırsala kaçma hayali kurmalarını hep bir adım geriden takip ettim bugüne kadar. Kafam basmadı, şehrin nimetlerini bu kadar iyi dönüştürebilme yeteneğine sahipken daha basiti istemelerine. Şimdilerde bir tez kafamı kurcalıyor ve sanki daha da yaklaşıyorum o insanlara.
Şehir; insan defektlerini saklama konusunda bulunmaz bir cennet. Ruh hastası, orospu, katil, şizofren, it, uğursuz, obez, sosyopat... Aklınıza ne kadar boktan insan modeli geliyorsa, bunların akıllı ve zeki olanları şehirde gizleniyorlar. Şehirden vazgeçemiyorlar. Gökdelenin gölgesinde, köprünün ayağında, en kalabalık kafenin en ön masasında, caddenin karşı tarafında gizlenebiliyorlar çünkü. Şimdi kasabaya göz atalım. Hep deşifresin. Küçük yer adamı saklamaz. kasabanın cadısı olursun bir anda ya da delisi. Kasaba şeytanı bile ele verir. Bilmez misiniz?
Bana katılan olur mu bilmem ama ben şehirde evrimleşenlerdenim. Tırnaklarım sanki daha kalın ve uzun artık, dişlerim sivriliyor, kalbim küçülüyor, sırtım kamburlaşıyor, gözlerim keskinleşiyor... Ben ben olmaktan çıkıyorum şehirde... Kasaba beni inceden çağırmaya başlıyor. Kervana ben de katılıyorum eğer aralarına bu yeni benle girebilirsem...

mutlak mı muallak mı

Muallaklar ve mutlaklar... Yerinde durması gereken şeylerin kaygan zeminde kayması, yavaşça havada asılı kalması... Zaten havada olan şeylerin ise bir yere oturma çabası... Kaosun ta kendisi işte bu.
Hayatın kendi hayrımıza olmasını sağlamak için yapmamız gereken seçimler tam da bu noktada, kaosun rüzgarlı platformunda gerçekleşiyor. Seçim yapmak dürüstlüğümüze zede vermeme çabamızı, en savunmasız şekilde su yüzüne çıkartıyor. Sağda muallak solda mutlak ortada en saf halinle sen...Hangi tarafa yatkınsın? Hangi taraf senin çıkarlarını ve kimliğini besliyor? Bu süreçte en babasından havada asılı kalıp, sen kendin muallak olmuyor musun zaten? Peki bu durumda oyunu "mutlak"tan yana kullanırsan iki yüzlü olmaz mısın? Sağım, solum, önüm, arkam, dört bir tarafım kendi hayatlarını kotarma çabasında beni sikmeye çalışan insanlarla dolu. Burada mutlak bir kanım var ama beynimde muallaklar fink atıyor...

9 Kasım 2010 Salı

What are you waiting for???

Aramak için aranmayı beklemiyorum.Makyaj yapmak için sivilcemin geçmesini beklemiyorum. En sevdiğim şarkının bitmesini beklemiyorum. Uykumun gelmesini beklemiyorum. Gezmek için param olmasını beklemiyorum. Diğerini okumak için bu kitabın bitmesini beklemiyorum. Dışarı çıkmak için hazır olmayı beklemiyorum. Aramak için bir sebep beklemiyorum. Partilemek için haftasonunu beklemiyorum. İçimi dökmek için doğru zamanı beklemiyorum. öpüşmek için yalnız kalmayı beklemiyorum. Giyinmek için modayı beklemiyorum. Bronzlaşmak için kışı beklemiyorum. İçki içmek için antibiyotiğin bitmesini beklemiyorum. Evi temizlemek için kadının gelmesini beklemiyorum. Dişimi fırçalamak için yemek yemeyi beklemiyorum. Beraber olmak için evlenmeyi beklemiyorum. Kazanmak için kaybetmeyi beklemiyorum. Şükretmek için iyi bir şey olmasını beklemiyorum. Kendimden çok fazla şey beklemiyorum. Mutlu olmak için büyük bir şey beklemiyorum... Beklediğim tek bir şey var...

23 Eylül 2010 Perşembe

çatlak

Pencerenin dışında kalan realite bazen içerdekiyle örtüşmüyor. Hepimiz biliyoruz duvardaki çatlağa neyin sebep olduğunu. Ya bizdeki çatlamalar? Aşırı nemlenmeden olabilir mi? Ya da kalitesiz malzemeden? Belki ani bir sıcak havaya ve ardından gelen ani bir soğuğa yakalanmışızdır...Kim bilir?

yüzsüzlük 4G

Yüzsüzlüğün bir üst versiyonu piyasaya sunulmuş. Bir nevi "face-off"... Bazı insanlar yaptıklarını hiç üstlenmeden hayatlarına devam etmelerini sağlayan modüler çipi kıçlarına takıp dolaşıyorlar aramızda. Bu yeni modelin bir tek arızası var: iletişimsizlik...

22 Eylül 2010 Çarşamba

tecavüz

Kafamdaki kadına kim tecavüz etti?
Kadın olmanın büyük bir meziyet olduğunu düşünerek büyüdüm. Anneannem yani mavişim tam bir eski kadın modeli: muhteşem yemek yapan, kocasının kızgınlıklarını örtebilen, evini çekip çeviren, 70 yaşında hala kocası sevmiyor diye naylon çorap giyen ve tabii her sabah saçını sarıp, mavi gözlerine yeşil kalemini çekip kahvaltı hazırlayan kadın...
Sonra annem. O da yeni nesil kadınlara iyi bir örnek: Bakımlı, güzel, güçlü, çocukları için her zaman her şeyi terk edebilecek kadar cesur, muhteşem yemek yapma burada da var...
Ben bu kadınların arasında büyüyünce olanlar oldu belki de... Ben ikisinin de kötü taraflarını yok edip, iyi taraflarını alarak iyi bir kadın olabileceğimi düşündüm. Yanıldım. Hem de feci şekilde...
İşten gel, fönünü çektir, makyajını tazele, sevgilinle buluş, yemek hazırla, topla, kahve yap, seviş... Bu model nasıl görünüyor size yeterince kadın mı? Siz de yanıldınız...
Çalışan kadın modeli bu değil...
Evde otur, hiç bir iş yapma, hatta evinde birilerini çalıştır, buna rağmen sıkıl, adama her gün huzursuzluk çıkart, parasını harca, yemek yapmayı da bilme ( hayatında makarna dahi yapmış olma)... İşte siz tam evenilecek kadınsınız. Bravo tek taşınızı en büyük isteyecek kadar da girişimci olabilirsiniz.
Tekrar soruyorum kafamdaki kadına kim tecavüz etti???

18 Eylül 2010 Cumartesi

botokslu kalpler

Kurtarılmış bölgelerin kalplerine sahipsek eğer acı çekmek bizim boynumuzun borcudur belkide... Biraz inanmak, biraz derinlik istiyorsak nerelere ve kimlere başvurmalıyız. Kafamızı omzuna yaslayabileceğimiz adam yoksa, hiç olmadıysa eğer, sadece koltuğun koluna mı dayandırmalıyız yaşam inancımızı. Bugün varmış gibi davranıp, yarın hiç olmamışçasına yok olan insanları biriktirip her birini kumbaramıza atıyorsak, bu bizim zavallı yatırım anlayışımız olarak kazanç hanemize mi yazılır?
Kalbimize botoks yaptırmalıyız belki de... Tepki verdikçe yaşlanan, kırışan bir kalbe kimin ihtiyacı olabilir ki? Hep genç kalmak hiç birşey hissetmeden, kıvrılmadan, zorlamadan yaşamayı gerektiriyor belki de.

14 Eylül 2010 Salı

değerlinin gülüşü

Son zamanlarda kendimle oldukça yüzleşme fırsatı yakaladım. Kendime verdiğim değerin değerliliğini ölçmeye çalıştım. Etrafımı izledim. İnsanların davranışlarını aklıma kazımaya çalıştım. Özgüvensiz bir tip olmasam da bazı yerlerde ve bazı kişilere karşı kendimi gayet değersiz konumlandırmam beni şaşırtıyor. Bu değişken bir durum mudur ki? Senden daha baskın veya senin çok değer verdiğin bir kişi senden daha ön plana çıkabilir mi senin nazarında? Ben de sistem böyle işliyormuş:)
Karşımdaki insana verdiğim değer ölçüsü arttıkça kendimden uzaklaşıyormuşum. Kendi değerimi bilmez oluyormuşum. Ne acı...
Bunun farkında olmak da bir başlangıç diye düşünerek geçen gün kendime bir şeyler kanıtlamaya yemin ettim. Bana zarar verdiğini düşündüğüm bütün kalemleri bir seferde hayatımdan yok etmek. Tek tek de değil. Bir seferde. Sigara operasyonun birinci kalemi. Bugüne kadar vitamini gitmesin diye kabuklarını soymadan yediğim sigarayı bırakmak için ilaç kullanmaya başladım. İkinci kalem: ertelenen burun ameliyatı. Bu da cepte. Bunun gibi birkaç tane daha rahatsızlık veren durumdan sıyrılıyorum. Ohhh yazarken bile omuzlarımdan bir yük kalktı.
Her zaman değişiklikten korktuğumu sanırdım. İşin sırrı harekete başlamaktaymış. Hep kayıplar üzerine kurulu bir düşünce sistemine sahipmişim meğer. Kazanç tarafını es geçerek yaşanan 36 sene.
Belki de hepimiz zaman zaman yük olduğunu düşündüğümüz şeylerden silkelenmeliyiz.
Bütün bunlar bana sadece kendimi değerli hissettiren küçük operasyonlar. Sonrasında eminim insanlar da bana hak ettiğim değeri vereceklerdir.
Değerli gibi gülerek bu yazıyı sonlandırıyorum...

6 Eylül 2010 Pazartesi

dokunaklı konu

Temassızlık gezegeninden gelme bir kişi ile o gezegende dokunmatik otomatlarını yaygınlaştırmaya çalışan bir kişi nasıl anlaşır?
Konuşmak herşeyi çözebilir mi? Uzlaşma sağlanır mı? Aslında böyle birşeyin uzlaşma noktası nedir onu önce düşünmek lazım. Sıfır temas kişi biraz dokunmaya çalışacak, dokunmatik kişi de daha mı az dokunma odaklı yaşayacak?
Çok dokunaklı bir konu olduğunun altını çizmeli miyim yoksa her halinden anlaşılıyor mu?

Dünyevi problemlerimizin aslında ne kadar ipe sapa gelmez şeyler olduğunu bilsek de onları çözmeden yaşayabilmenin bir sırrı yok galiba. Değişime dayalı hiç bir çözüm de işe yaramıyor. Bunu da biliyoruz. Peki o zaman işin çözüme nedir?
Mekan değiştir, habitat değiştir, daha dokunmatik birileriyle takıl, ya da temassızlık gezegeninden kendine uygun birini bul... Bunlar haricinde bir önerisi olan varsa bulsun beni...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

HatSAFhada

"Saf" kelimesini nasıl tanırdınız? İyiydi rahmetli...
Benim çocukluğumdan beri bildiğim, kanıksadığım hatta kendimi güvende hissettiğim "saf" kelimesi yerini bambaşka anlamlara bırakmış. Temiz hatta pek temiz bir anlamı vardı oysa saflığın. İçinde bir tık duygusallık, naiflik ve iyilik vardı eskiden. Şimdiki anlamı ise entellektüel yoksunluğa varmış. İster fettan ol, ister kurnaz, ister kaltak ol, ister anne kafan kendinden başka birşeye basmıyorsa sen Safın önde gidenisin. Yok artık...
Peki bu kadar evrim geçirmiş bir kelime ve anlam karşısında biz kendimizi nasıl güvende hissederiz? Davranış modellerimize neye göre ayar çekeriz? Tepkilerimizi verirken deneysel hareketlere mi başvururuz?
Gelişirken gösterdiğimiz deformasyonun suçluları kimler? Kendi hayatlarını kurtarmak, gizlemek, saklamak için önce terminolojiyle sonra da bizim hayatlarımızla oynama cüretini gösterenler mi? Yoksa bunun ardında yine TDK mı var?
Demogojinin bu son şerrinden tanrı bütün safları korusun...

20 Temmuz 2010 Salı

Neyin peşindesiniz?

Bilindik bir gazetenin bilindik bir köşe yazısı tadında olacak belki ama dün yaşadığım devlet hastanesi tecrübem üzerine alkol almadan uyuyamadım. Bir arkadaşımın gözü gibi baktığı yaşlı annesi fenalaşınca apar topar en yakın devlet hastanesine koşuldu. Acilden yapılan acil giriş içerdeki ortama fazla hızlı kaldı. Teşhis koymak için, hastanın geliş hikayesi bile kulak ardı yapılarak bir takım testler önerildi. Bu testler için inanın doktor olmak gerekmiyor. Bana da birini getirseniz kan ve çiş testi isterim. Hadi bunu geçtik. Sonuçlardan bir bok anlamayan nöbetçi doktorlar hastayı öylece sedyede kaderine bırakıverdi. Sen sormazsan kimse ilk hareketi yapmıyor. "Şimdi ne yapmalıyız doktor hanım?" "Hımm ben çıkıyorum ama Burcu hanıma sorabilirsiniz". Burcu hanım bir psikiyatrist!!!! Burcu hanım: "Ben anlamam pek ama başka bir hastaneye götürüp genel cerraha gösterin". "Burada yok mu GC?", "Bugün YOK"... Saat 16:30'da başlayan ACİL durum, aciliyetini kaybedene kadar ambulansla 3 hastane gezildi. Gece yarısı hala ultrasona sokulmaya çalışılan anneciğini arkadaşım en son eve götürdü. Yanında bir teşhis veya tedavi önerisi var mıydı? Tabii ki Hayır. Ben teşhisi koyuyorum. Sigaranın üzerine boy boy resim seçip, benim sağlığımla ilgili benden önce davranıp mekanlara yasak getiriryorsunuz ya. Ben sigaradan ölsem anlayacak doktorunuz yok. Neyin peşindesiniz sizi ilkel, cahil adamlar...

18 Temmuz 2010 Pazar

Be a dog

Korkunun kokusunu alan bir köpeğin nasıl da saldırganlaştığını hepiniz bir kere görmüşsünüzdür. Sadece köpeklere özgü bir iç güdü olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Deneyimize geçelim. Şimdi siz karşınızda bir sürü şeyden korkan biriyle karşı karşıyasınız. Derin nefes alın. Koku hoşunuza gitti mi? Hayır. Ne yapmak istiyorsunuz? Onu hemen kendine getirmek, sarsmak, parçalamak... Bir korkağın kimseye faydası olmadığını bilen köpekler de aynı bizim gibi davranıyor. Havlayıp, saldırarak kendine getirmeye çalışıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü köpek bile kendinden bu kadar korkan birinin hayattan nasıl da korkabileceğini biliyor. Hayat korkarak harcanabilecek kadar uzun değil. Bunu köpekler bizden daha iyi biliyor.

müzik olun

Kendimi Latin şarkıların yanık sesine bıraktım. Yanık tenimi okşamalarını seyrediyorum. İçimdeki denize balıklama dalarken kalbimin deliklerini tıkamayı es geçiyorum. Ellerim tamamen serbest. Varsın kaçsın içime müzik ve duygular. Düzenli ritimlerin vücut ritmimi bozmaları hoşuma gidiyor. Hafif kıpırdanmanın omuzlarımdan başlayarak belime inmesini seyrediyorum. Bildiğim hiç bir kelimenin anlatamayacağı bu anı avucuma kıstırıp saklıyorum. Ve. Müzik olmanızı diliyorum.

Kurban mı Tanrı mı

Vicdan azabı ya da suçluluk duygusu bunların dünyanın en eski duyguları olduğunu biliyor muydunuz? Hatta rivayete göre bu duygular birbirini kontrol etmek isteyen kadın ya da erkeğin ortaya koydukları duygular. Birine kendini suçlu hissettirirseniz kontrol etmeniz kolaylaşır. Kurban rolünü bir lokmada ham yapan ruhundan habersiz eş, sizin muhteşem planınızın bir parçası oluverir bir anda. Kavga ediyorsunuz örneğin, karşı taraf bir anda öyle bir şey söylüyor ki siz kendinizi kötü hissederek geri sarıyorsunuz. Adımlar, sözler, duygular herşey geri gidiyor. Merhamet ve boyun eğme akabinde geliyor. Hipnotize etmek uzun zincirli saatin marifeti sananlara yeni bir aparat. Kurban rolüne tam karşılık gelen şey ise Tanrı. Bütün bu bilgi doğrultusunda karar sizin. Ya kurban olun ya da Tanrı. Hayatınızın kurgusunu sadece ve sadece siz yapabilirsiniz.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

oyalanma

Kendimi oyalama yetimi plastik kovalara koyup, kaleler yapıyorum. Birazdan bir dalganın gelip bozacağını bile bile...

kırkayaklı hikaye

Kırkayaklı düşünceler beynini gıdıklayarak bütün kıvrımları dolandı. Bu paraziti nereden kapmıştı? Doğada yaptığı bir yürüyüş sırasında mı girmişti kafasına? Yoksa küçükken anne-babasının oynadığı evlilik oyununu izlerken mi kapmıştı? Küçük parmağını kulağına sokarak bütün gücüyle titretti. Kafasının içindeki gıdıklanmaya iyi geleceğini düşünmüş olacaktı. Ama bu Saddam'ın en seksi erkekler listesinde üst sıralarda yer alması kadar komik bir tespitti. Bir ampül bir yerlerde yanmasa da onun kafasında yanıp söndü. Modern çağlara çok da uygun olmayan bu animatif buluş ikonuyla birlikte yaşamak çok da zor değildi onun için. Onun daha büyük sorunları vardı ne de olsa. Kırkayaktan kurtulmak yerine onu beslemeye karar verdi. Yaşadığı ilişkiyi düşündü. Kırkayak yeni gelen düşünceye doğru hızla yol alıp onu küçük küçük yemeye başladı. Yedikçe büyüdü. Hareket edemeyecek kadar büyütmekti kadının niyeti bu parazit pansiyoncuyu. Ara vermeden bir yeni düşünce attırıverdi. Kırkayak onu da yedi. Bu şekilde 2 gün durmadan düşünceyle beslendi. Taa ki yeni bir düşünce kalmayana kadar. Kırkayak yemekten patladı. Kadın düşünmekten. Mutlu son bekleyenlere kötü bir haberim var. Öyle bir şey yok bu hikayede...

temiz bir hikaye

Ender görünen titizlik hastalığına çocukken yakalanmıştı. Bu amansız illet ona nefes aldırmamıştı kendini bilmez yaşlarından beri. Bu kadar kirli bir dünyada temizliğe nereden başlaması gerektiğini düşüp durarak geçirdiği onca yıllar ona orta yaş mertebesi kazandırmıştı. Bu gece yapılacak çok iş vardı. Kendi hazırladığı özel solüsyonu elinde sallarken başını yukarı kaldırdı. Siyahın ritmini bozan bütün yıldızları en güzel şekilde parlatıp tekrar yerine koymalıydı. Zaten o her işi hakkını vererek yapardı. En kirli yıldızı gözüne kestirdi ve bir kalemde yerinden koparttı. Apak beyaz bezine özenle döktüğü iksirle özenli bir şekilde ovmaya başladı. Ne yaparsa yapsın yıldız parlamıyor hatta giderek kirleniyordu. Yıldıza kafa tuttuğunun farkında değildi. Ovaladı. Ovaladı. Elinde gökyüzü kadar kara bir yıldız parçası kalana kadar. Elindeki kirli parça hastalığını tetikliyordu. Git gide kirlenen bedeni ve ruhu nefesini kesmeye başladı. Yıldızı yere attığında o da son gücünü kullanarak ayakta kalmaya çalışıyordu. Bir yıldız beraberinde kirli bir ruhu da yanına alarak gökyüzünde kaydı o gece. Bunu görenlerin kimileri temiz birer dilek tuttular o gece. Temizlik budur. En derinden gelen iyi niyetlerdir... That's all folks

anı yaşa

Bütün dünyanın "zannetmek" üzerine kurulu olduğunu düşündünüz mü hiç. Yaşamı tanımlarken kullandığımız kelime sadece "sanırım"... Sanırım Tanrı var. Sanırım dünya x yaşında. Sanırım bu insan iyi. Sanırım hasta olacağım. Sanırım bu işi alacağım. Sanırım ayrılacağız. Sanırım çocuk yapmak istemiyorum. Sanırım açım.... Emin olduğumuz tek şeyin bugün yataktan kalktığımız ve şu anda hayatta olduğumuz. Hani sadece "anı yaşaman" gerektiğinden bahsedip duruyor ya herkes. Sanırım doğru söylüyorlar...

yumuşak kabuk

Kıskançlık; Güney Amerika sahillerinde yaşayan yumuşak kabuklu yengeçlerin en sevdiği yiyecek olsaydı ve biz de bu ender türün yok olmasını engellemek için bütün kıskançlıklarımızı onlara yem yapsaydık keşke...

göz yaşı

İri bir gözyaşı yuvarlanarak çenesine indi. Kuraklık yıllarından çıkmış gözlerinin bu verimli damlaya ihtiyacı vardı belki de. Sihiri hissetti. Bütün duygularının bir araya gelerek bu damlayı oluşturması ve onun gözlerine yerleştirmesi büyük bir sihir gösterisiydi. Ritüeli düşündü. En yaşlı duyguları, bilge kabile reisleri gibi bir çember oluşturup oturmuş, büyük bir fırtınanın elementlerini kullanarak, ona bu minicik yağmur damlasını hediye etmişti. İçinin boşaldığını hissetti. Boşalmanın rehavetini uzatmak için uzandı. Yaşlı duygularına minnetini göstermek için gözyaşını silmedi. Yanaklarında kurumasına izin verdi. Bu görünmez iz hayat boyu bu anı unutmaması için yüzünde kalacaktı. Aynı durumda kaldığı her an bu görünmez ize dokunup ondan güç alacaktı.

havada kalmak

Sahiplenme duygusundan yoksun birinin bacağı olmayan birinden farkı nedir? Hiç. İkisi de sakattır. Belki sadece sakatlık dereceleri farklıdır. Sahiplenmek: duyguna, bedenine, karşındakine,yanındakine, işine, evine, ailene, arkadaşlarına, yediğin yemeğe, iradene, gözlerine, sözlerine,... Yaşamındaki herşeye borçlu olduğun tek şeydir. Sahiplenin ya da sonsuza kadar susun...

16 Temmuz 2010 Cuma

it sucks!!!

Sürekli aynı noktaya geldiğinizi hissettiniz mi hiç? Kuyruğunu yakalamaya çalışan sersem bir köpek gibi hissedersiniz kendinizi? İlk başta eğlenceli gelse de senden kaçan uzantı bir süre sonra genzinizden gelen boğuk bir hırlamaya neden olur. Küçük bir köpeğin sabrı da yoktur artık sizde. DEvamını getiremeyeceğim bir yazının içinde dönüp duruyorum şimdi de... İşte anlatmak istediğim tam da buydu...

ayna ayna söyle bana

Sevmeyi bilmek ve gösterebilmek bir öğreti mi? Yani bunu sahip olduğumuz aile bireyleri mi öğretiyor bize? Yoksa doğuştan gelen bir yeteneği büyüdükçe ruhumuzdaki antikorlar öldürüyor mu? Sevdiğin birine dokunmayı engelleyen nedir? Egonun kıllı kolları mı? Birine ihtiyaç duyduğun zaman bunu söylemeni engelleyen nedir peki? Ağzına bir çorap yumağı gibi zorla tıkılmış çocukluk travmaların mı?
Bütün bunları kabul edemiyorum. Zeki ve farkında olan her insanın kendiyle yüzleşmesi lazım sanki. Problem çözmek sadece dışarı doğru yapılan bir hareket değildir. Belki adsız yorumcumun dediği gibi kendime karşı katı davranıyorumdur. Aslında bu konuda başkalarına katı davranıyor da olabilirim. Katı davranmazsan hayatı yakalayamazsın. Kendine söylediğin yalanları kabul ederek, kabullenişin çoktan seçmeli boş kutularını doldurursun ancak. Bu da seni nereye mi götürür? En yakın aynaya

13 Temmuz 2010 Salı

Gece

Bir çocukla tanışın. Arkadaş olun onunla. Diyalog kurun. Size söyledikleri masif anlatım ve paylaşım dilidir. Babası tatilde sürpriz yapan 3 yaşında bir kız çocuğunun bu hikayeyi anlatırken "babam tatile yaklaştı" demesi sizin asla kuramayacağınız bir cümledir. Bu çocuk 3 senelik geçmişine rağmen babasını ve tatil anlayışını en iyi şekilde 3 kelimeyle özetleyebilirken bizler sadece debeleniriz. Önce babayı ve alışkanlıklarını anlatmak isteriz. sonra günümüze geçer olanlara bağlamaya çalışırız. Sonuç hiç bir zaman yeterli bir bilgi içermez. Basitliğin bilgi olduğunu 3 yaşındaki arkadaşınızdan öğrendiğiniz gün hayata bakış açınız da değişiverir. En yakın arkadaşım Gece kıza bana öğrettikleri için teşekkürler....

kirli bulaşıklar

"Bulaşık makinene kirli bardak koymayan bir kadına aşık olamazsın"... Hayat bu kadar basit işte...

hesabı kabartmayın

Beklentinin yosun tutmuş bir havuz olduğunu kabul etmek lazım. Temizlemeden girmenin kimseye faydası yok. sadece yapışkan ve kirli bir öfke yapışır attığın kulaca. İlişkilerin en bulanık sahne dekorudur bu hissiyat. Sen sen olarak yaptığın hareketlerin her birinde bir karşı hamle hayali kurarsın. İncelik ve naiflik diye adlandırdığın her kelime yalan olur şahına saldırıldığında. Beklentiyi terk ettiğin an ne olur peki? Daha duru bir su ile karşılaşırsın. Belki rengini tahmin edemezsin. Mavi mi? yeşil mi? Ama kendin için bir kulaç attığını ve suyu hissedersin bedeninde ve ruhunda. Karşındaki kişi senin bu zarif hareketlerinden mutlaka etkilenecektir. Kurmaca bir hissin ötesine geçip kendisi ve seninle buluşacaktır. Hayranlık uyandıran bir kabullenişin içinde nefes almak... İşte hesapsızlığın içinde ödeyeceğin en büyük hesap budur...

28 Mayıs 2010 Cuma

çek kürekleri

Küreklerini düşürdüğün kayığın hala seyir halinde olmasını izlerken hissettiklerin, bütün hayatın boyunca hissettiğin en doğru duygulara eşdeğer. Gelecekle ilgili yaptığın planların suya düştüğünü anlayabileceğin tek yer o kayık. Sonradan gelen vurdumduymazcı yaşam hissinin ta kendisi. Korkunun sadece çok kısa bir süre etki ettiğini farkettiğin yer aynı zamanda. Belki de artık bilerek bırakmak lazım kürekleri, düşmesini beklemeden. Doğru akışı yaşayabilmek için elleri serbest bırakmak lazım belki de. Cesareti elekten geçirip topaklarını ince telin üzerinde bırakmaya gönüllü olma zamanı. İşte tam bu noktada aldığın nefesin ağzında bıraktığı tadın, himalaya tuzu gibi ender bir lezzet olduğunu anlayabilirsin.

düzmece nem

Anlık heyecanların, kalıcı alışkanlıklara gem vurmasını izlemek nemli bir havada tenine yapışan görünmez damlacıklar gibi. Hararetin aklına mukayet olduğu zamanı bildiğini mi sanıyorsun? Yanılgının, pet şişeden akan suyusun demek ki... Dişlerine kadar sirayet eden kasılmanın onurlu bir duruş olduğunu mu sanıyorsun? Oturaklı kişiliğin, azı dişi olmayan halisin demek ki... Bir titreme, bir onur, bir yanılgı, bir hararet... İşte sen insanın en kaotik varoluşunun simgesisin demek ki...

28 Nisan 2010 Çarşamba

karınca kararınca

Karıncayı bile incitmeyen biri seni incitirse ne olur? Bunun cevabını gerçekten merak ediyorum. Beni takip edenlere soruyorum ve cevapları merakla bekliyorum...

Kaç pastalık bir ömür?

Yaşgünü pastasından bir çatal daha aldıktan sonra "Kaç pastalık bir hayat var önümde" diye düşündü kadın... Kaç yaşına gelirse gelsin pasta kesmek isteyenlerdendi. Geçimişi yanan mum adedinde yad etmeyi sevenlerdendi. Sevdiği yaşta takılı kalanlardan değil, her yaşı sevmeye çalışanlardandı. En çok da dilek tutma kısmı büyülüyordu onu. Kafalarının üzerinde küçük meşaleler taşıyan çıt kırıldım mumların verdiği ışığı söndürüp, kendi ışığının yandığını görmeyi sevenlerdendi.

seçenekler versus seçimler

Zaman, elinizden gergin cildinizden başka seçeneklerinizi de mi alıyor? Seçeneklerin azalması tamamen sizin kişiliğinizle ve takılma şeklinizle doğru orantılı. Çok aktif ve az seçici davranan birinin yaşı ilerledikçe seçici davranması kaybetmekten çok kazanmakla ilgili gibi geliyor bana. Ya da hayatta seçtiğin yol seçeneklerinin azalmasına neden olabilir. Evlendin. Noldu seçenekler azaldı mesela. Çoktan seçmelerin alfabetik uzunluğu tamamen seçimlerle ilgilidir, yaşla değil.

pastoral yaş

Yeni yaşım kapıda beni dışarı çıkarmak için hazırlanmamı bekliyor. Bugüne kadar hissettiğim bir heyecanla değil de daha olgun bir gülümsemeyle karşılıyorum onu. Pastoral bir his. Herşeyi kabullenmenin yeşerdiği bir yaş. Ayrılıkların, birleşmelerin, yemek yemenin, içki yudumlamanın, annenle ilişkinin, arkadaşlarınla geçinmenin, iş hayatındaki konuşmaların, çocuklarla iletişimin, mini eteğinin seviyesinin yavaş yavaş yolunu bulduğu bir yaş. Seviyelerin dengeyi bulduğu bir yaş. İleri gitmenin en güzel yolunun geri çekilmek olduğunu anladığın yaş. Kapıdakini fazla bekletmeden çıkma zamanı... Hadi ben çıktım

22 Nisan 2010 Perşembe

Anını yiyim

Tam anlamıyla bir yerde olmanın değerini yeni anlamaya başladım. Denedikçe farkındalığın artıyor. Mutlu olmak daha kolaylaşıyor. Kabulleniş ve keyif aynı kapta ince telle çırpılıyor. Örneğin iştesin ama kafan sevgilinde. Bir an önce bitirmek ve onunla olmak istiyorsun. İşte mutsuzluğun kaynağı. İşteysen yüzde yüz işine odaklanacaksın. Sevgilinle olduğunda da yüzde yüz ona. Eğer bunu başaramıyorsan ne işten ne sevgiliden hayır gelir. Yarım yumalak yapılmış bir sürü aktiviteyle birlikte, kafan karışık bir şekilde yastığa kafayı koyarsın. Tabii uyumaya fokuslanamazsan orası da kabusunun yatay düzlemi olur. "Anı yaşa" dedikleri tam da bu... Bugüne kadar anlamayanlara açıklamalı anlatım.

18 Nisan 2010 Pazar

13 Nisan 2010 Salı

densiz

"densiz" neden yoksun olma halidir? Sözlüğe göre babasız büyümüş anadan yüz bulmuş kızda şımarıklığının saygısız halleri... Bana uyar. Ben edebi olarak tam bir "densiz"im. Literally... Ama bir de bunu dibi tutmadan karıştırma halleri var. Alt yapısına inmek lazım. "Den" olma durumunu yaşayan kadınların nasıl davrandığına bakmak lazım ki. "-siz" olmaktan gocunma. Evet şımarıklığın son raddesini yaşadığım zamanlar oluyor. Kedi gibi gerinip saçlarımı savurarak tadını çıkarıyorum bu durumun. Ama saygısızlık katına giden asansöre binmeden merdiveni tercih ediyorum. Tek tek basamakları çıktığın zaman düşünecek zamanın oluyor ve "densiz" olmayacak kadar nefesinin değerini bilerek çıkıyorsun son kata...

12 Nisan 2010 Pazartesi

yatırımımla yatar mısın?

Kriz tırnaklarını biraz törpüleyip de karşımıza küt ve yeni ojeli haliyle çıktığından beri biraz kıpırtı başladı piyasada. Kıpırtı başladı ama bazı patronlar hala o frapan uzun tırnakların sırtlarını kaşıdıkları günlerin etkisinden kurtulamadı. İş görüşmesine gittiğinde gelişen diyalogların tek taraflı yürümesine iş dünyasında "diyalog" denir mi bilmiyorum ama birilerinin bizleri aptal yerine koymaya çalıştıklarını biliyorum.

patron: tam istediğimiz gibi bir elemansın. seninle çalışmayı çok isteriz.
sen: Benden beklediğiniz görev tanımı için kafamdaki minimum rakam bu...
patron: şimdi şöyle yapalım sana bunun yarısını verelim gerisini sen bizi sattıkça kazan...
sen: satış da mı yapacağım ki!!!!!
Patron: Yapabilirsin hem bu çok kolay inan bana:))) (gevrek gülüş)
sen ve kafandaki diğer sen: SESSİZLİK

Bakın ne diycem arkadaşlar. Bir yatırım yapıyorsan eğer, işine yarar adam bulduğunda da yatırım yapmaya devam edeceksin. Yoksa bu piyasada kimse sizin yatırımınızın altına yatmaya can atmıyor... Nasıl???

talepkar

Gelen yorumlardan birine baktığımda bana blog ödüllerine katılmamı öneren bir link gördüm. iki tık ve yarıştayım. Beni burdan takip edenlerden ricam beni oralarda kurda kuşa yem etmeyin. iki tıkla bir oy kullan kadar kolay isteğim. www.altinklavye.com adresinden kişisel blog kategorisine girin ve begumahu.blogspot.com a bir oy atın. Kategorim kadar kişisel oldu isteğim de:))

11 Nisan 2010 Pazar

yenilmez

Invictus yeni vizyon filmlerinden biri. Mandela'nın hayatından bir kesit. Büyülenmenin kıyısında ben.
Bazı insanlar kendi felsefeleriyle doğuyorlar. Sonradan edinilen bir varolma felsefesini barındırmıyorlar içlerinde. "Yuh" seslerine kulaklarını tıkayacak kadar dingin ve inançlı olmak, egoya poşet çay muhamelesi yapmak, onu sıcak suda boğup, keyifle içmek kaç kişinin harcı? "Yenilmez" olmak insanın içinde başlattığı bir savaş. Önce orada kazanman lazım ki sahada bunu insanlara ifşa edebilesin. Öfkeni tahterevallinin karşı ucuna senden ağır olacak biçimde yerleştirdiğinde ancak boyundan büyük bir alandaki oksijeni soluyabilirsin.

curly

Kıvırcık saçlı kadınlar düz saçlılara oranla daha mı kaotik oluyorlar? Bu düzensiz buklelerin kendi içinde bir düzeni olabilir fakat bu karşıya aynı hissiyatla ulaşmıyor da olabilir? Elini o karmaşanın içinden geçirmeden nasıl bir yumuşaklıkla karşılaşacağını anlamak zor. Oysa düz saç basittir, hissetmek için bakmak yeterlidir. Kıvırcık saçlı kadınların düz fön çektirmesi de daha anlaşılır olma özlemlerinden kaynaklıdır. Yorgunluk ve basitleşme çabasıdır. Yani 20TL veren her kıvırcık saçlı kadın bunu istediği an yaşayabilir...

wanted

Kafamın içinde konuşanlarla bir gün bir cafede buluşup rose şarap içerek yüzleşmek istiyorum.

8 Nisan 2010 Perşembe

Poz

Fotoğrafın anlık kurgusundan ve ortaya çıkardıklarından memnun kalmadığım çok olmuştur. Her anlarını karelere sığdırmaya çalışan anı meraklılarından da haz almam aslında. "Yemekteyiz hadi çekilelim", tatildeyiz hadi çekilelim"... Poz vermeye sırtını dayamış bir mekanizma duyguları ne denli doğru yansıtabilir. Kötü geçirdiğin bir günü öyle değilmişçesine "cheese" diye sonlandırmak bana son derece yapay geliyor. Ben hatırlamak istediğim geçmişimin yazılarla fotoğraflarını çekiyorum. Onları burada, bu güncede resmediyorum. İyi ya da kötü, dönüp okuduğumda o gün ne yaşadıysam onun resmiyle karşılaşıyorum. Benim gibi düşünenler bana bakıp gülümseyin, çünkü çekiyooruuum.

31 Mart 2010 Çarşamba

parmak izi

İstediğin kadar plastik eldiven tak. Bir hayata bir kere dokunduysan yüzeye karbon dökmeye gerek kalmaz. Bütün yaşananlar eşsiz izleriyle üzerindeki yerini sonsuza dek korur...

30 Mart 2010 Salı

bavul ticareti

Bavula sığdırılmış bir hayat kuruyorum kendime. Aidiyet hissine uzun vade yatırım yapmış olan karakterime bir saldırı mı bu? İçimdeki çingeneler baskın mı çıktı yerleşik, toprak meraklısı burcuma? Değişim'in yumuşak "g"si mi yumuşattı katı kurallarımı?

copy paste

Hayat felsefesini ve yaşam tarzını "Copy Paste" üzerine kurmuş herkesten uzak durmalı zira CTRL+Z yapmak için çok geç kalmış olunabilir...

combo namus

namusun combosu olur mu? Bu yerli dizilere bronşit kıvamında sirayet eden, çakma kombine insanlık hallerinin ayakları yere bassın istiyorum artık. Seven kadının yanaklarının kızarmasını "sinirine" bağlaması nasıl bir toplumsal gerginliğin sembolü? Neyi empoze etmeye çalışıyorsunuz kardeşim. İste ama yaşama ki topluma iyi örnel ol. Mal ol. Birine kavuşmak için kahrol.
Hayatımız yeterince zor bir de görsel olarak zorlamayın bizi sevgili senaristler.

26 Mart 2010 Cuma

puzzle

En büyük sorunumu kendime itiraf ettim geçen gün. Bütünü görememek... Ben bir puzzle'ı alıp onun bitmiş halini görmeden, küçük parçalarına takılıyorum.
"Ay ne kadar sevimli bir pembe parça, lay lay lay lom"
Puzzle bittiğinde bir bakıyorum ki o pembe parça aslında nefret ettiğim birşeyin organlarına ait.
Bunu kendime itiraf edebilecek cesareti bulabildiğime göre sanırım çözümünü de bulabilirim. Böyle geldi böyle gitsincilik , adam sendecilikle bir puzzle biter mi? Bitmez...

nasi nin hattı pazara düştü

Nasihati; hep kara önlüğün yakasına iliştirilen muvaffakiyete teşvik eden kırmızı kurdele gibi görürdüm. Değilmiş. Aslında daha çok kendi yakanı, uymasa da başkasına zorla taktırmaya çalışmakmış.
Bir kez daha şehir değiştiriyorum. Herşeye rağmen gönlümün kaldığı ve kendimi iyi hissettiğimi bildiğim şehre doğru yola çıkıyorum. Yakın çevreye danışıyorum. Bir çoğu denenmişi bir daha denememem taraftarı. Önce bir duraklasam da bakıyorum ki aslında ben onların çok arzu edip cesaret edemedikleri bir şeyi yapıyorum. Ters geliyor onlara. Cesaretin primini kesiveriyorlar hemen. Kendi hayatlarından yola çıkıyorlar bana verdiklerinde. Oysa ben kimse değilim. Kendimim.Benden başka bir tane daha olmadığına göre nasıl uyacak üstüme verdikleri nasihatler. Kim bilebilir nerede hangi kalitede nefes alabildiğini. Kim benim filmimde başrolü elimden almaya çalışabilir?
Tek kişilik oyunuma kaldığım yerden devam etme kararımın arkasında durarak, beni kabul edecek sahneler aramaya devam...

kalkan mevsimi

Bazen bir kısır döngünün içinde dönüp durduğumuzu düşünürüm. Hakaretlerimiz, sevgi göstergemiz, benzetmelerimiz hep aynı düzlemde gerçekleşir. Hayvanlar aleminin kahramanlarından çoğunlukla yararlanırız duygularımızı anlatmaya çalışırken. Hantal ve kaba birine "ayı" demek yeterlidir. Ya da güçlü kuvvetli birini "aslan"la özdeşleştiririz. Gizli kapaklı hinliklerin birinci adresi "yılan"dır. Ben bu literatürü biraz daha genişletmek ve döngünün dışına çıkmak taraftarıyım. Savunmaya geçen birine sinirlendiğimde "kalkan balığı" diye hakaret etmek istiyorum mesela.

25 Mart 2010 Perşembe

şiirdir belki

Göç zamanını geçirmiş bir kuş misali uyumsuzluğum
zamanı kolluyorum
sıcak bir özgürlük umduğum
bayat kahve kıvamında yorgunluğum
zamanımı geçiriyorum
taze bir koku umduğum
parçalı bulutlu düzensiz yağmurum
mevsimini bekiyorum
doya doya ağlamak hayalini kurduğum

İçsel devinimler

Kir ve pas tutan iç dünyasında pazarığa oturmaya hevesli yeni yetme tüccarlar cirit atıyordu. İlk tecrübelerini kelepir bir mal üzerinden gerçekleştirmek hesabı, işlem hacminin büyüklüğüne isabet etmiyordu belki ama girişkenliklerinin sesini yükseltmeye yetiyordu. "Tok satıcı" tavrını klasik bir chanel takım gibi üstüne geçirse de köpekler korkunun ve sakilliğin kokusunu almışlardı bir kere. Diş bilemeler, günlük faldan önce davranıp onu perşembe gününün "hazır lokması" yapmışlardı bile. Kazanmak ve kaybetmek arasında gerili duran ince çizgiyi görebilse belki sıyırabilirdi bu durumdan.
Kazanmak mı - Kaybetmek mi?
Ucuza mı gidecekti yoksa elinden mi çıkarmış olacaktı?
Bu sorunun cevabını kim verebilirdi ki saf bir dürüstlük olmadıktan sonra...

noktalı virgül

Kuyruklu yalanlarla son bulan ilişkilere noktalı virgüllü aşklar diyebilir miyiz acaba? Benim içime sindi sanki...

kafama takılan özlem

"Seni nasıl ama nasıl ama nasıl nasıl özlediğimi ben bile anlatamam" demiş Aziz Nesin oğluna özlemini anlatırken. Ben okudukça ağladım... Bir özlem bu kadar basit, bu kadar güçlü anlatılabilir mi?

balta

kaprisli bir ağacın yeni yetme yaprakları gibi hissediyorum kendimi bugün. Nerede sürgün verip nereye düşeceğim belli değil. Nereden besleneceğimi de henüz bulmuş değilim. Su mu esas olan güneşe dönmek mi? Oturduğum dalı benimseyemedim. Gözüm diğer dallara dalıp gidiyor. Başkasının gövdesinde can bulmak değil sanki istediğim. Kendi gövdemi dikebilmek toprağa. Bugün bir baltaya sap olamayan düşüncelerle neyi kesip atmaya çalıştığımı bilemedim gitti...

21 Mart 2010 Pazar

akılsız kafa

"Aşk özlenen bir pişmanlıktır" demişler. İnsan aşık olduğunda hissettiklerini, kaybedince hatırlıyor. Asıl pişmanlık; kaybedince anladığın şeylere mi oluyor acaba? Akılsız kafanın olayını ayaklara yüklerken ayak mı yapıyoruz ? Esas ceza kalbe mi kesiliyor yoksa?

Mimoza

Ballı çay kıvamında bir havaya sürtünen bir ben değilim.

Mimozalar da var.

Yalnızlığın yeni yeşeren tomurcukları bir bende değil.

Mimozalarda da var.

Heyecanlı bir bekleyişin canlı renkleri bir bende değil.

Mimozalarda da var.

Bende ve mimozalarda bu bahar neler var neler...

büyüğün zıttı

Bir ilişki seni büyütmüyorsa küçültür mü? İlk defa zıttı olmayan bir büyüklükle karşı karşıyayız... Yerinde saydırır kesin ama küçültmez o da kesin...

kuğu

Güçlü kadınların sabah boş bir eve uyandıkları zamanki zayıflığıyla karşılaştınız mı hiç? Çaresizliklerinin göz aklarına düşürdüğü gölgeleri görünce içinize mürdüm rengi bir hüzün yerleşti mi? Sonra bilincinizi kapatıp kendi kaderinize müdahale etmek istediniz mi peki?
Bir kadın için yazılmış en acımasız senaryo dişiliğini yaşayamadığı senaryodur. Başı taçlandırılmış bir gururla yürüdüğü sokaklar evin yolunu gösterdiği anda yer çekimine karşı koyamayan boynu onun en güzel tarafı değildir artık...

12 Mart 2010 Cuma

Zevk-ü zeka:)

Yeni bir tartışma alanı: Kadınlar fiziksel güzellikten mi etkilenir yoksa zekadan mı? Çok dürüst bir yaklaşım gerektiriyor bu soru. Diğer kadınların ne düşündüğü hakkında ahkam kesememekle birlikte kendi beğenimi zekadan yana kullanıyorum. Fiziksel etkileşimin en haz verici olduğu anlar beyin onayladığı sürece gerçekleşir. Kısa vadede çekici görünen fiziksel özellikler uzun vadede çalışmaz. Zeki adamın seni sürekli "up" tutması, bir ömür sürecek güzel bir alışverişi mümkün kılar. Beslenmenin en sağlıklı olanı düşünsel ve zihinsel olanıdır. Cinsel beslenme sadece ve sadece bütün bu kriterler olduğu sürece meditatif bir zevke hizmet eder. Zekice yapılan bir beslenme planını da bu şekilde düşünen herkes hakeder bu dünyada...

Q'nun önüne ne koyalım?

Duygusal zekanın boyu meyveli yoğurt yiyerek büyür mü? Kapı aralığına büyüttükçe çentik atabilir miyiz duygusal zekamızı? Bazılarına göre EQ sonradan artırılabilen ve edinilebilen birşeyken bazıları bunun sabit olduğunu savunur. Ben bencilliğin bu zeka türüne antioksidan işlevi görmediğinden eminim. Duygusal zekanın önündeki tek engel "bencillik" gibi geliyor bana. Başkalarına ait duyguları sezinleme ve yönlendirme yeteneğini geliştirebilmek için önce kendi duygularımızdan sıyrılabilmemiz lazım. Bunun hangi aşamada mümkün olduğunu kestirmek zor. Kendini bir başkasının yerine koymak ve tam da o noktadan düşünmek gerekir doğru yönlendirmelere imza atabilmek için. Ama eğer kendi çıkarlarını zedeleyecek bir durum söz konusuysa EQ devre dışı kalır IQ sıranın başına itilir. Belki yaşanmışlıklarla büyüyen bedene uslanan bencillik eklenirse duygusal zeka sonradan kazanılabilir. Ya da belki de vizyonumuzu televizyonla değiştirdiğimiz gibi onu da başka birşeyle değiştirip öyle yaşar dururuz. Anlamadan, hissetmeden, sadece izleyerek...

7 dilli Hürmüz???

Bir zamanlar dünyada tek bir dil konuşuluyordu. Aynı dili konuşan insanların hemfikir olabildiği tek bir zaman... Babil kulesini göğe kadar inşa edip Tanrıya kafa tutma çabaları sonucunda büyük bir ceza geldi. Tanrı hepsini ayrı köşelere savurup farklı dillerle cezalandırdı ki bir daha böyle kendini bilmez bir ortak karar alınamasın... Şimdi beni en çok şaşırtan Tanrının verdiği ceza değil bu insanların nasıl aynı fikirde oldukları. Bizler aynı dili konuşmamıza rağmen "ak diyorum bok anlıyorsun" söylemini dile yerleştirecek kadar biribirimizi anlamazken bu insanlar bunu nasıl becerip Babil kulesini inşaa etmiş. Kadınlı erkekli bir toplumun her bir ferdi aynı kelimeden aynı çıkarımı yapıyor. İki kişi anlaşamazken bizler. Bu büyülü bir meziyet. Acaba Tanrı bizden ortak dili alırken yanında ekstradan bir takım duyguları da mı alıvermiş? Sevmek, inanmak, güvenmek, dayanmak gibi...Ben bunun üzerine Babil kulesine çıkıp bir şarkı çığırtırım: "Tanrım tek başına koyma kullarını... yalnızlığa ancak sen dayanırsın"

11 Mart 2010 Perşembe

yin ve yang

File çorabın ardında pencelenmiş kırmızı ojeli ayakların sizden neler beklediğini düşündünüz mü hiç sevgili erkekler? Cinsellik ilk cevap olmalı. Yanıldınız. O ayaklar kesinlikle sizinle beraber aynı yolda yürümek için süslenmiştir. Yanınızda atılan her adımı bakımlı ve anlamlı kılmak için. Kemikli büyük ayaklarınızı, küçük kırmızı ojeli ayakların yanına koyduğunuzda gördüğünüz şey: Yin ve yang'dir.

Sanırım sanrı

Yaşadığımız çoğu ilişkinin sınırı sanrılara dayanıyor. Dışarıdan olumlu bir temas ve uyum algılamasak da yaşamak istediklerimiz bizi olası bir dünyanın içine şizofren bölünmelerle itiveriyor. Kulağımıza tıkaç gibi yerleştirilmiş bilgiler gerçek sesleri duymamızı engelliyor. Bilindik bir dünyanın parçası olmak için harcadığımız çaba, yaşadığımız gerçekleri emaye tabaklar gibi dolabın en görünmeyen yerine yerleştiriyor. Bahar temizliği sırasında karşılaştığımız emayeler, üzerimizde ağırlık yapıyor. Yere çöktürüp ne yapacağımızı düşündürüyor. Ben baharı ve temizliğini emayelerle karşılaşma ihtimalinden dolayı seviyorum. Bakalım bu sene dolabın arkalarından neler bulacağım???

Sokrates or me?

Felsefenin yazılı dili onaylamayarak geçirdiği çalkantılı bir dönem var. Sokrates yazının düşünceyi öldürdüğünü savunmuştu. Yazılı mesajın, yazarın fiziki varlığına şahit olmadığı için anlamda bozulmalara yol açtığını savunuyordu. Fakat eserlerin günümüze kadar kalabilme yeteneği kesinlikle yazılı olmasından kaynaklanıyordu. Daha ılımlı bir yaklaşım geldi sonra: Yazılı dil düşüncenin saklama kabıdır. Düşünce yaratıcıdır. Yazı da onun dayanıklı saklama kabıdır.
Sokrates bugün yaşasa twitter'a dadanıp twitleriyle bizleri şenlendirir ve düşündürür müydü acaba? Yoksa sadece kahve köşelerinde düşüncelerini savunmaya devam mı ederdi? Burada kendi içindekini deşifre edip sonra geniş kitlelere aktarmak mı önemli? Benim hala bir tarafım Sokratesçiyken, diğer tarafım Platon'un fikir babalığını yaptığı yazılı dille kırılmalar yaşıyor. Bu blog hikayesi için Platona sevgiler o zaman...

9 Mart 2010 Salı

kendi kalabalığım bana yetmez

Büyük şehirlerin yalnızlık anlayışını savunur hale geldim küçük şehirlerde yaşadıkça... Hani o kalabalıkların içinde yalnız kalmak üzerine bir sürü şey yazılıp çizilir ya... Ben kalabalıkta içimdekiyle buluşma lüksünü daha çekici buluyorum sanki. Tek başına saatlerce oturduğun bir kafede (tek masa senken) zaman geçirmek için tükettiğin sıvı sayısı düşünceden fazlaysa mide bulantısına yol açıyor. Oysa çok kalabalık bir kafede tek başına otururken Navi gezegeninden fırlamış adam gibi hissettirmeden kuyruğunu yan masadakine bağlıyor, bir beslenme tarzı geliştiriyorsun. İnsanlar ne yer, ne içer, ne konuşur, nasıl davranır, ne giyer... Gördükçe içindeki çoğunluk ve azınlık ortaya çıkıyor. Çıktıkça senin kendi içindeki sohbet koyulaşıyor. Tadından yenmiyor. Kalabalık bir yalnızlık kurmak istiyorum kendime büyüğüne küçüğüne bakmadan...

Tarih yazmak

Bazı tarihler vardır sana bir ömür birşeyler anlatır, hatırlatır. Kafan ne kadar yoğun olursa olsun o tarih gelmeden 1-2 gün önce başlar de ja vu...Bugün benim için o günlerden biri. Bugün doğmuş, bugün hayatını sonlandırmış herkese buradan iyi dileklerimi yolluyorum. Onları hatırlamak benim için her zaman keyifli bir ritüel olacak paylaşamasam da...

8 Mart 2010 Pazartesi

pret-a-penser

Bu tabir "hazır düşünme" anlamına geliyor. Bizim gibiler artık düşünmeyi hazır mama kıvamında mı ele alıyoruz? Herşey çok hızlı gelişiyor. Saatlerin yetersizliği, görüşmelerin sınırı, sohbetlerin sığlığı derken düşünüp, iredeleyerek cevap verme yetimiz kalmadı mı? Herşeye karşı tavrımız belli kalıplar dahilinde mi gerçekleşiyor? Referanslara dayalı davranış modeli mi geliştirdik ister istemez?
Bütün bu soruların üzerine ben oturup biraz düşünür öyle yazıya devam ederim.
Yorumlara da açık bırakırım.

words are very...

Kelimeler üzerine aldığım bir yorum dünden beri kafamı karıştırıyor. Evet kelimelerin çirkefleştiği, sığlaştığı, hizmet etmediği zamanlar var. Esas anlamından uzaklaşıp seninle oyun oynadıkları da oluyor. Kafanı karıştırdıkları da. Tehlikeli oldukları da.
Kelimelerin sana hizmet etmesini istiyorsan duygularınla destekleyeceksin. Tek başına bırakıldıkları anda havada "kızkaçıran" gibi uçuşmaya başlayıp nereye konacakları belli olmuyor. Seviyor musun kelime+duygu+ses tonu= sınavı geçer... Nefret mi ediyorsun aynı denklem. Beslediğin duyguya uygun kelime hayat kurtarır.
Kelimenin ardında gizlenmiş duyguyu yakalamak esas olan.
Haa bazı anlar ve duygular vardır ki hiç bir kelime yeterli olmaz. Susmayı ve hissetmeyi de bileceksin.
Doğru zamanda doğru yerde olduğunda "words are very unnecessary" diye de şarkını mırıldanır, ıslığını çalarak bakarsın önüne...

sardı korkular...

Bugünlerde kiminle tanışsam bir panik atak problemidir gidiyor. Antidepresan zaten tepe taklak dünyanın olmazsa olmazı...Adamın hayatına bakıyorsun işi güzel, parası var, kız arkadaş problemi yok, şehrin en ala yerlerinde boy gösteriyor ama "korkuyor". Neden korkar böyle bir adam? Bağlanmak, kırılmak, kaybetmek, bulunduğu yerden daha alt bir seviyeye düşmekten mi?
Panik yok. Atak ise anlamsız.
Sen ne kadar önlemini alırsan al, öğrenmen gereken birşeyler varsa yukarıdan ters köşe backhand geliyor zaten. Bacakların uzunmuş, çevikmişsin, oyunu en kral sen oynar mışsın yok böyle şeyler. Sahaya çıktığın anda çizginin üzerine düşen top seni 1-0 malup ediverir. Sahada olmanın güzel tarafı da budur zaten.

7 Mart 2010 Pazar

Kriterin ter döktüğü an

"İyi aile çocuğu" tam olarak ne anlama gelir?
Bugünün toplumsal anlayışında yıl kaç olursa olsun milenyumluk bir yeni düşüncenin üzerine ışıklar düşmüyor. Yeni düşünce ütopik ve fütüristik anlamda da karşımıza çıkmıyor üstelik. Yaşamsal ihtiyaçlar doğrultusunda, insanlığına paye vererek alınmış kararlar hala aile söz konusu olduğunda geçerli değil. Örneğin anne-baba ayrı ama sağlıklı büyümüşsün. Maalesef iyi aile çocuğu değilsin. Anne-baba 35 senedir çürümüş ilişkilerini korkularından dolayı sürdürüyor ve sende o aileye mensupsun. Harika!!! İşte sen toplumun aradığı iyi aile çocuğusun.
Şunu iyi anlamak lazım ki sen sensindir ve sadece kendi hayatın başladığı andan itibaren yaptıklarından sorumlu tutulabilirsin. Toplumun, birlikteliği sağlamakla ilgili ince ayar çektiği, politik ve düşünsel artıklar senin keyfini kaçırmamalı. İyi aile çocuğu olmak bir kriter değildir. Tek kriter iyi insan olmaktır.

obezite

Aynı evin içinde tek ortak şey yediğin yemekse, bunun adına "hayat arkadaşı" denir mi?
Obezite sorunu tam da burada baş göstermez mi?
Yemek yemeği unutturan bir ilişki, ruhunu beslerken bedenine de özen gösterir oysa.
Şahit olmak istediğin esas şey karşındaki insanın hayatla nasıl dans ettiğidir, çatalı ne kadar büyük bir hünerle kullandığı değil.

imza

imza; kişinin adının baş harflerinden oluşmaz... Kişiliğinin ve yaşam şeklinin baş harflerinden oluşur... Bir şeyin altına imza atmak için sadece sana özel düşünceler yeterlidir...

deco center

Tam herşeyi kaybettiğini düşündüğün ve vazgeçtiğin bir anda "adsız" bir yorum seni bıraktığın yere geri götürür ve nedenlerini sorgulatır. Ben de dün aldığım bir yorumun üzerine tekrar masanın başına oturacak cesareti buldum. Kendimi sorguladım. Neden bir ay boyunca yazmadığımı düşündüm. Hayatı sorgulamayı bırakıp, akışı seyrederken yazmaya değecek, anlamlı şeyler bulamadığımı gördüm. Kendim olmaktan vazgeçerek yaşadığım günleri saydım. "Hayatla savaşma, hayata boyun eğ" nasihatleri nasıl da ben de çalışmıyormuş bir kez daha anladım. Ben zorlamayı seviyorum. Doğru ya da yanlış. İlk hissime sığınarak yaptıklarım beni hayatta hep bir adım ileri götürmüş. Belki canımı çok daha fazla yakmış ama her bir an, ölmeye değecek değerler olarak beynime kazınmış. Bütün bunlar bana ne kazandırdı?
Artık hatalarımla ördüğüm balıkçı ağını tavana asıp, doğrularımın kabuklaşmış fosilleriyle onu süsleyebilirim. Geçmişi ve yaşanmışlığı olan bir dekorasyonda hayatı yaşamak, minimalizmin fonksiyonelliğinden daha sıcak sanki...

3. göz

Yazarın en büyük lüksü yazdıklarından sorumlu tutulamayacak bir alana sahip olmasıdır. Yazılanlar ve söylenenler görselleşmedikleri sürece suç unsuru olmaktan yırtarlar. İnsanlar duyduklarını değil, gördüklerini yargılamaya eğilimlidirler. Birşeyin doğruluğuna gözlerinle şahit olmadan ikna olmazsın. Gözler realitenin, dil ise olasılıkların askerleridir. İşin ironik tarafı ise dil pası atar beyin ise teknik direktör olarak bu pası realize edecek en iyi gözü transfer eder. Yani ne olursa olsun inanma isteğimizin dominantlığı yalan bile olsa inanmak istediklerimizi yaşatmak için bir görme alanı yaratır. İki gözümüz yetmezse bahsi geçen üçüncü göz tam da burada devreye girer. İşte 3 gözlü hayatlarımızın kısa hikayesi...

13 Ocak 2010 Çarşamba

veee perde

Oyuna uyandığımız yaşların içindeyiz belki ama hala bir tarafımız oyun oynamak istemiyor. Sevgi söz konusu olduğunda oyuncu kişiliğimizi çıkartmak romantik tarafımıza nasıl bir zede verir diye düşünmeden edemiyoruz. Karşımızda duran olası sevgilinin önünde dikilirken en saf halimizi takındığımızı düşünüyoruz. Büyük yalan. Gerçekleştirmek istediklerimizi kurgularken başrole uygun gördüğümüz kişi eğer kendimizden başka biri değilse, perde açılır ve oyun başlar.

matara

Bir viski matarasının içine sığabilecek kadar kelimeyle yola çıkacaksın her zaman. Cebine koyduğunda ne ağırlığı rahatsız edecek ne de ihtiyacın olduğunda son yuduma muhtaç olacaksın...

A mı B mi?

Sahil kasabalarının kavruk tenli insanlarına özenmekle geçen hayatlarımızın ayakları ne zaman yere basacak? Yaş, sosyal statü, kadın, erkek farketmeksizin kurduğumuz denize nazır hayallerimizi kaçımız gerçekleştirebilecek bu hayatta? Herbirimizin aklını çelen basit ve küçük bir hayat varken geleceğimizde, bugünü bu kadar zorlamanın ne anlamı olabilir? Ne kadar dürüstüz kurduğumuz ve afişe ettiğimiz hayallerimizde? Onu da yapalım, bunu da yapalım, hiç birşeyden eksik kalmayalım diye harcadığımız gençliğimizde edindiklerimizi küçük bir sahil kasabasının bitkisel hayatına yatıracaksak eğer niye bugünden başlamıyoruz küçülmeye? Dillendirmeye korktuğumuz A planlarını es geçip olma ihtimali yüksek B planlarını mı konuşur olduk? Ne yaptığımız belli değil... Yaşayıp gidiyoruz...

Need for speed

Beyin kıvrımlarıyla dünyaya hakim olmaya çalışan bir türün parçası isen eğer, herşeyi yapabileceğini düşünmekten daha doğal bir çıkarımın olamaz. Bir köpeğin alışkanlıklarını ve travmalarını düzeltmekten acizken bu kendine güven de neyin nesi peki?

free bag

Yol boyu sürüklediğim eski sırt çantasının içinde ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Sırtımda bir yük müdür yoksa beni tanımlayan bir aksesuar mıdır? İçindekileri ulu orta döksem 'ben' mi çıkarım ortaya yoksa yeni vardığım bu yere hiç yakışmayan eski püskü alışkanlıklar mı? Yaşadıklarının büyüttüğü 'sen'i bir sırt çantasıyla yormaya gerek var mı acaba? Yoksa sadece modası geçse de free-bag midir ihtiyacın olan?

su yatağı

Dürüstlüğün katı formunda rahatlığın tadına varanlar, yalanların akışkan ve rahatsız zemininde ancak su yatağı fantezisi yaşayabilirler...

Human being

Sabıkalı bir sardunyayı evde beslemeyi, insanlık adına yaptığımız şeyler listesine eklediğimiz yıllardan biri daha. Yuvarlak hatlarına kandığımız 2010 bize yuvarlak kararlar verdirebilecek kadar tehlikeli bir yıl mı acaba? Her geçen zaman dilimine öğütülmüş kötü pizza muhamelesi yaptığımız bu dönemlerde bizi tokatlayıp, adam gibi adam yapacak bir fırsat çıkacak mı acaba karşımıza? Aralığın son gününe bok atıp, Ocağın ilk gününe yalakalık yapmaya devam ettiğimiz sürece ne kadar hızlı yol alırız insan olmak adına.

felsefenin teyze kızı

Hayatı sorguladığın zamanlar vardır. İçindekileri ters yüz edip, kıyıda köşede ne varsa yere dökersin. Yerden alır bir kağıda karalarsın sonra. Birgün hatırlamak için yapmazsın. Boşalıp rahatlamak istersin sadece. Bir boşlukta ve hiçlik zamanında gerçekleştirdiğin bu eylemin adını koyamazsan da bir başlık atacak kadar değer taşır yazdığın şeyler. Edebi değeri var mıdır bilinmez ama okunmaya değerdir.
Felsefenin kulaklarını çınlatan küçük buluşların seni geleceğe ait yapar. Dünkü çocuk olmayı bırakırsın karalamalarının referansında. Hayatı yeniden kurgulamaya yemin edecek kadar cüretkar da yapar bunlar seni. Alt alta dizilmiş devrik-düz cümlelerin rehberliğinde yeni yaşlarını yeni senle yaşamaya başlamak için yatağına kıvrılırsın.
Yeni günün sana getirdikleri kadar götürdükleri de vardır. Unutma. Evrensel bir hayalin içinde kendini herkes gibi hissederken geçen günlerin bedelini yine kendinle ödersin. Huzur ve düzenle gelen yeniler, karanlığın içinde kurduğun ışıklı cümlelerini senden alır. Seni senden almasına izin vermediğin bir hayalin parçası olmak hayatın gerçek amacı... Bunu bilerek yeniden kendini ters yüz etmek ise kesinlikle yaşam felsefesinin altın harfli eski ahiti...